GAZETECİ ENGİN BELLİ’NİN KALEMİNDEN
Türkiye ekonomisinin iyi olduğunu savunmak için lüks kafelerin, restoranların, pastanelerin ve alışveriş merkezlerinin doluluğunu örnek gösterenlere söyleyecek birkaç sözüm var.
Son yıllarda sıkça karşılaştığımız bir söylem var: “Ekonomi kötü diyorsunuz ama kafeler dolu, restoranlarda yer yok, alışveriş merkezleri insan kaynıyor. Demek ki insanların parası var!”
Peki, gerçekten öyle mi?
Bir ülkenin ekonomik refahını insanların kaç fincan kahve içtiğine, hangi restoranda yemek yediğine veya üzerlerindeki kıyafetlerin markasına bakarak değerlendirmek ne kadar doğru?
Bence asıl sorulması gereken soru şu:
İnsanlar çalışıyor, kazanıyor, tüketiyor. Peki, neden kazandıklarıyla artık geleceklerini güvence altına almakta zorlanıyorlar?
ÇALIŞIYORUZ AMA GELECEK SATIN ALAMIYORUZ
Gelişmiş ekonomilerde refahın önemli göstergelerinden biri, insanların emeklerinin karşılığını alarak ekonomik güvence oluşturabilmesidir. İnsanlar çalışır, üretir, kazanır ve kazançlarının bir bölümünü tasarrufa dönüştürür. Ev, otomobil, arsa veya toprak satın alır. Taşınır ve taşınmaz varlıklar edinerek hem kendi geleceklerini hem de çocuklarının yarınlarını güvence altına almaya çalışırlar.
Türkiye’de de uzun yıllar boyunca milyonlarca insanın temel ekonomik hedefi buydu.
Bir ev sahibi olmak, bir otomobil almak, imkânı varsa küçük bir arsa edinmek ve emeklilik dönemine borçsuz, güvenceli bir hayatla girebilmek…
Ancak bugün özellikle İstanbul’da yaşayan dar ve orta gelirli vatandaşlar açısından bu hedeflere ulaşmak giderek zorlaşıyor.
2026 yılında net asgari ücret 28.075 lira 50 kuruş. İstanbul’da 6-7 milyon liralık bir konutu düşünelim.
Altı milyon liralık bir evin bedeli, yaklaşık 214 aylık net asgari ücrete karşılık geliyor. Yedi milyon liralık bir konut içinse bu süre yaklaşık 249 aya çıkıyor.
Başka bir ifadeyle, asgari ücretle çalışan bir kişinin maaşının tek kuruşunu bile harcamadan biriktirmesi durumunda, bugünkü fiyatlarla altı milyon liralık bir eve ulaşabilmesi yaklaşık 18 yıl, yedi milyon liralık bir eve ulaşabilmesi ise yaklaşık 21 yıl sürüyor.
Üstelik bu hesapta kira yok, mutfak masrafı yok, elektrik, doğal gaz, ulaşım, sağlık ve eğitim giderleri yok. Konut fiyatlarının gelecekte artabileceği gerçeği de hesaba katılmıyor.
Şimdi soruyorum:
Bir insan maaşının tamamını yaklaşık 20 yıl boyunca biriktirse bile ancak bir ev alabilecek durumdaysa, biz bu insana nasıl ekonomik refahtan söz edebiliriz?
KENT EKONOMİSİNİN ASIL MESELESİ: GELİR VAR, BİRİKİM YOK
Kent ekonomisi açısından meseleye baktığımızda çok daha önemli bir sorunla karşılaşıyoruz.
Büyükşehirlerde ekonomik hayat yalnızca insanların ne kadar kazandığıyla değil, kazandıkları paranın ne kadarını ellerinde tutabildikleriyle de ilgilidir.
İstanbul gibi bir metropolde barınma, ulaşım, gıda ve temel yaşam giderleri, hane bütçesinin önemli bir bölümünü tüketiyor.
TÜİK’in 2025 yılı bölgesel hanehalkı tüketim verilerine göre İstanbul’da konut ve kira harcamalarının toplam tüketim harcamaları içindeki payı yüzde 29,6’ya ulaşıyor.
Bu oran bize önemli bir gerçeği gösteriyor: İstanbul’da yaşayan insanların gelirlerinin ciddi bir bölümü, daha tasarruf aşamasına geçemeden zorunlu ihtiyaçlara harcanıyor.
Dolayısıyla ekonomik hayatın hareketli olması, insanların servet biriktirebildiği anlamına gelmiyor.
Bir şehirde milyonlarca insan her gün alışveriş yapabilir, restoranlarda yemek yiyebilir, kafelerde oturabilir. Ancak aynı insanların önemli bir bölümü ay sonunda tasarruf yapamıyor, ev alamıyor veya gelecekleri için yatırım oluşturamıyor olabilir.
İşte tüketim ekonomisi ile servet oluşturabilen bir ekonomi arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor.
Bir şehirde para sürekli el değiştirebilir. Ama bu, o şehirde yaşayan herkesin zenginleştiği anlamına gelmez.
PEKİ, KAFELER NEDEN DOLU?
Gelelim herkesin merak ettiği o soruya.
Ekonomik sıkıntılar yaşanıyorsa kafeler neden dolu? Restoranlarda neden yer bulunamıyor? İnsanlar neden alışveriş yapmaya devam ediyor?
Bu sorunun tek bir cevabı yok.
Öncelikle Türkiye’de herkes aynı gelir düzeyine sahip değil. Yüksek gelir grubunda bulunan, birikimi veya mal varlığı olan insanların tüketim alışkanlıklarıyla asgari ücretle geçinen vatandaşların ekonomik imkânları aynı değil.
Bir başka gerçek de İstanbul’un milyonlarca insanın yaşadığı devasa bir metropol olması. Nüfusun küçük bir bölümünün bile aynı mekânlarda yoğunlaşması, gözle görülür bir kalabalık oluşturabilir.
Dolayısıyla birkaç lüks restoranın veya popüler kafenin dolu olması, toplumun tamamının ekonomik durumunu temsil etmez.
Ancak bana göre meselenin bir başka boyutu daha var.
Büyük ekonomik hedeflerine ulaşamayacağını düşünen bazı insanlar, daha küçük ve ulaşılabilir tüketimlerle kendilerini ödüllendirmeye yöneliyor.
Ev alamayacağını düşünen insan, hiç olmazsa güzel bir restoranda yemek yemek istiyor.
Otomobil sahibi olma hayalini erteleyen insan, beğendiği bir kıyafeti satın alarak kendisini mutlu etmeye çalışıyor.
Arsa veya gayrimenkul yatırımı yapamayacağını düşünen insan, arkadaşlarıyla bir kafede oturup birkaç saat keyifli vakit geçirmeyi tercih edebiliyor.
Çünkü milyonlarca liralık bir konutun hayalini kurmakla birkaç yüz liralık bir harcamayı gerçekleştirmek arasında artık devasa bir ekonomik uçurum var.
Bu davranışın herkes için geçerli olduğunu söylemiyorum. Ancak ekonomik beklentilerin zayıflamasının tüketim tercihlerini değiştirebileceğini düşünüyorum.
BÜYÜK İKRAMİYE HAYAL OLUNCA AMORTİYLE TESELLİ BULMAK
Ben bu durumu piyango biletlerindeki amortiye benzetiyorum.
Hani büyük ikramiyeyi kazanamazsınız da biletinizin son rakamına amorti çıkar ya…
İşte bugünkü tüketim alışkanlıklarının bir bölümünü de böyle değerlendiriyorum.
Büyük ikramiye ev sahibi olmaktı.
Büyük ikramiye otomobil alabilmekti.
Büyük ikramiye arsa, toprak ve gayrimenkul yatırımı yapabilmekti.
Büyük ikramiye çalışarak ekonomik özgürlüğe kavuşmak, geleceğe güvenle bakabilmekti.
Ancak bu hedefler giderek uzaklaştığında, bazı insanlar küçük tüketimlerle kendilerini teselli etmeye başlıyor.
Bir fincan kahve, güzel bir akşam yemeği, yeni bir kıyafet, birkaç saatlik eğlence…
Ben buna ekonominin teselli ikramiyesi diyorum.
Elbette insanlar gezmeli, eğlenmeli, güzel giyinmeli, dışarıda yemek yiyebilmeli. Bunlar birer lüks olmaktan çıkıp gündelik hayatın doğal parçaları hâline gelmeli.
Benim itirazım insanların tüketmesine değil, bu tüketimin ekonomik refahın tartışmasız kanıtı olarak gösterilmesine.
Çünkü ev alma hayalinden vazgeçen bir insanın 200 liraya kahve içebilmesi, onun ekonomik geleceğinin güvence altında olduğunu göstermez.
KREDİ KARTIYLA YAPILAN HARCAMA SERVET DEĞİLDİR
Meselenin üzerinde durulması gereken bir başka yönü de tüketimin nasıl finanse edildiğidir.
Bir insanın kredi kartıyla alışveriş yapması, o harcamayı rahatlıkla karşılayabilecek ekonomik güce sahip olduğu anlamına gelmez.
Elbette kredi kartı kullanmak tek başına borç sıkıntısı yaşandığını da göstermez. Önemli olan harcamanın hangi gelirle karşılandığı ve borcun zamanında ödenip ödenemediğidir.
Ancak şunu unutmamak gerekir:
Tüketim ile zenginlik aynı şey değildir. Harcama yapabilmek ile servet oluşturabilmek de aynı şey değildir.
Bir kişinin bugün pahalı bir restoranda yemek yiyebilmesi, yarın ekonomik bir sorunla karşılaştığında kendisini güvence altına alabilecek birikime sahip olduğu anlamına gelmez.
Gerçek refahı değerlendirmek istiyorsak insanların reel gelirlerine, satın alma güçlerine, tasarruf imkânlarına, borçluluk düzeylerine ve konut sahibi olabilme koşullarına bakmalıyız.
Ekonomik başarının ölçüsü yalnızca kasalardan geçen para değil, insanların hayatlarında oluşturabildikleri kalıcı ekonomik güvencedir.
İSTANBUL’UN KALABALIK KAFELERİ BİZE NE ANLATIYOR?
İşletme alanında yüksek lisans yapmış, kent ekonomisi üzerine doktora çalışmaları yürüten biri olarak benim değerlendirmem şu:
İstanbul’un kalabalık kafeleri ve restoranları, ekonomik hayatın canlılığını gösteren gözlemler olabilir. Ancak bu kalabalıklardan hareketle insanların konut sahibi olabildiğini, düzenli tasarruf yaptığını veya geleceğe güvenle baktığını söylemek mümkün değildir.
Hatta bazı tüketim davranışlarının arkasında, büyük ekonomik hedeflere ulaşma umudunun zayıflaması da bulunabilir.
Bu nedenle ben, kafelerdeki masa sayısından çok insanların banka hesaplarında ne kadar birikim oluşturabildiğiyle ilgileniyorum.
Restoranların doluluğundan çok, çalışan insanların kaç yıllık emeklerinin karşılığında ev sahibi olabildiğini sorguluyorum.
Alışveriş merkezlerindeki kalabalıklardan çok, gençlerin gelecekte kendi ayakları üzerinde durabilecek ekonomik imkânlara sahip olup olmadıklarını önemsiyorum.
Çünkü bir ülkenin gerçek ekonomik başarısı, vatandaşlarına yalnızca tüketme imkânı sunması değil, çalışarak birikim yapma ve mülk edinme fırsatı da sağlayabilmesidir.
BİZE DOLU KAFELERDEN DAHA FAZLASI LAZIM
Türkiye’nin ekonomik sorunlarını yalnızca kafelerin ve restoranların doluluğuna bakarak açıklamaya çalışmak, meselenin özünü gözden kaçırmaktır.
Ülkemizin ihtiyacı, insanların yalnızca bugünlerini geçirebildikleri değil, yarınlarını da güvence altına alabildikleri güçlü ve sürdürülebilir bir ekonomidir.
Çalışan bir insanın makul bir süre içerisinde ev sahibi olabilmesi, tasarruf yapabilmesi, yatırım oluşturabilmesi ve çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakabilmesi gerekir.
Ekonomik refahın en önemli göstergelerinden biri budur.
O nedenle bundan sonra birisi çıkıp da “Ekonomi kötü olsa kafeler bu kadar dolu olur mu?” diye sorduğunda, ben de kendisine şu soruyu yönelteceğim:
“Peki, o kafelerde oturan insanların kaçı çalışarak kendi evini satın alabilecek durumda?”
Çünkü mesele insanların bir fincan kahveye para verebilmesi değil, yıllarca çalıştıklarında karşılığında ne elde edebildikleridir.
Unutmayalım: Bir ülkede kafelerin dolu olması, insanların hayallerinin de dolu olduğu anlamına gelmez.
Bazen dolu kafeler, boşalan gelecek hayallerinin en görünür adresleridir.
Ve asıl ekonomik sorun, insanların kahve içebilmesi değil, çalıştıkları hâlde geleceklerini güvence altına alamamasıdır.